15 Temmuz 2016 Cuma

GECE NE OLDU? DARBE GİRİŞİMİ!

TRT spikerinin yutkunarak, bembeyaz bir yüzle, zorla okuduğu bir 'Yönetim ele geçirildi' haberi ile başladı gündem.

TBMM 3 kere bombalandı. Meclistekiler önce, bizi korkutamazsınız dedi. Sonra sığınağa indiler.
Çeşitli haber kanalları (NTV en çok dikkatimi çekeni) 'halk sokaklara döküldü, püskürttük' diye haberler yayınladı. Bunlar sabaha doğru 2 sularında kesildi çünkü FoX TV den (doğru haberleri aldığımız kadarıyla) özellikle Kanal D ve CNN Türk'e girip yayını kestiler. Kanal D de Kobra takibi filmi yayına girerken son olarak ecel teri döken spikerin bakışları bizim gözlerimiz de kaldı. İnfazını bekleyen spikerlerin bakışlarının şokunu atlatamadan Fox Tv nin de uydudaki yayını kesildi. 

Önce kafamız karıştı çünkü sadece iki şehirde bir kaç tanka karşı ayaklanan, bir avuç askeri yenen, halk gibi lanse edildik ve bu bize bir darbeden çok oyun gibi geldi. 

Bazı komutanlar haber kanallarına çıkıp bizim ilgimiz yok sloganı attılar yayınlar kesilmeden önce. Arka fonda sela sesleri vardı. Halk olarak bir güzel gaza geldik. 

En korkuncu Melih Gökçek adlı insan parçasının 'kadınlar, çocuklarınızı alın ve evde oturmayın sokağa çıkın' cümlesiydi! Diğer kanalların halkı şenlik var gibi sokaklarda göstermesine karşın bir sürü sivilin yaralandığı ve öldüğünü, bize gösterilenden daha çoğunu bildiğine eminken bu pervasız cümleyi söylerken de utanmadı! Spikerin 'güvenli mi silahlar patlarken' sorusu bile havada kaldı.

RTE'nin kendini baş komutan olarak lanse etmesi ise 500 korumayla gezen ve masum insanları sokağa çıkın diyerek ateşe atan bir insan için hiç şaşırtıcı değildi. Şayet bir komutan önce sivilleri korur!

Erdoğan'ın kaçırılan genel sekreterinin arkasından 'Ne yapacaksınız benim genel sekreterimi' diye sorması ve 'bu darbe iyi oldu, kötüler temizlenir' cümleleri saçmalık yarışmasında birinci olmak için rekabet halinde. Temizlensin istiyorsan yap bir araştırma temizle. Genel sekreterini de öpmek için kaçırmamışlardır. Biraz düşünürsen eminim bulursun nedenini!

Tavsiyem diğer kanalları izlememeniz. Fox Tv yi eğer elinizdeyse internetten izleyin. Sabah uyandığında ne oluyor lan diyenler için sabaha kadar yaşadıklarımızın bir özetini geçtim.

8 Temmuz 2016 Cuma

ÖLMEK İÇİN DOĞMADIK MI?

Yarın yine doğar güneş belki bana da gülümser... Giriş, gelişme, sonuç yok bu dümdüz bir yazı. Güneşle ilgili bir alıp veremediğim var zaten çözemiyorum. Yağmur yağınca o kadar çok seviniyorsam güneş güneş diye tutturmak niye? Drama sevdalısıyım demek ki. 

"Tık… Kapandı telefon. 
Bu da aynı diye geçirdim içimden. 
Bir gün dediklerimi değil, demek istediklerimi anlayacak bir erkek çıkmayacak mı karşıma? 
Hava kötü dediğimde sadece havadan söz etmediğimi anlamak bu kadar zor mu? İlle de ben bu hayattan bıktım, türünde sözler mi etmeliyim? İşim çok dediğimde, bana sahip çıkacak bir erkeğe ihtiyaç duyduğumu anlayacak biri…
Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? 
Düpedüz sarıl bana dedikten sonra sarılmanın ne anlamı kalır?''

Facebook da 8 sene önce paylaştığım bir ileti bu. Ben mi yazdım bilmiyorum. Ben yazdıysam iyi ama durum vahimmiş demek ki! Şimdi bu iletiyi silkeleyip atacak bir erkek buldum. Gerçi o da odun da en azından yontulmuşundan. Hep bir derdim var. 77 yaşında ne zaman sorsam hastayım diyen anneannem gibiyim sanırım. Her sorunlu. Hep arızalı.

Sanırım tembelliğime bahane bulmak için depresyona girip duruyorum. Ya da bunalım meraklısı olduğum için sık sık tembelim. Ama yükselmek ve statü sahibi olmak istemenin nedeni yaptığın işleri azaltmak değil midir? Hizmetçiler, şoförler, elemanlar... 
Güzel kardeşim, hayatın bütün anlamı kendi işini başkalarına yaptırmanın
yollarını bulmaktır,. Temel ekonominin kökü buna bağlı. İşte en büyük eksiklikte zengin olmadan kendi işini başkasına yaptırmaktan kaynaklanıyor. Ne olduğumu biliyorum. Ne olacağını bilmiyorum.

Her şeyi dert ettiğim için kafama birkaç vurup, topla kendini, diyorum. Sonra bir neşe basıyor bana ki görende Rio karnavalında sambacı karıları göt atarak deviriyorum sanar. Düğünde takılarım görümceminkilerin iki katı fazla çıkmış gibi, kuzenimin aldığı pahalı ayakkabılara, ayağına vurduğu için konmuşum gibi mutlu oluyorum. Sonra tekrar kafama vuruyorum. Bok mu var bu kadar mutlu olacak diye. Kafama vura vura aptal oldum ben zaten. Cenaze evinde ağıt yakan kadınların arasında kalmışım gibi sessizliğe gömülüyorum. Ortam yok. Geleceğim yok. Geçmişimden nefret ediyorum. Bugünüm saçma. Yaz diyorsunuz ama  parmaklarım bile ağrıyor mutsuzluktan. İçim sıkışıyor bazen nefes bile alamıyorum. Böyle başı sonu belli olmayan yazılar çıkıyor işte ortaya.

Kendi kendine tekrarlayıp durmak, doğruyu biliyor olmak, yapmak için yeterli gücünüz yoksa işe yaramıyor. Dayak yediği halde kocasından ayrılamayan kadınlar gibi çaresiz hissediyorum ama halime şükretmem lazım. Bildiğim halde edemiyorum. Samimiyetsiz oluyor. Gerçek dışı...

Üzülmek için yaşamıyoruz amaç mutlu olmak! Ne yani? Bir yandan da başka bir gerçek var bir yerlerde. Ölmek için doğmadık mı?..






10 Haziran 2016 Cuma

KESMECE AŞK - ÇILGINLIK

5 günde, hiç tanımadığınız bir adamla nasıl evlenilir?


Şimdi size çok ilginç bir olay anlatacağım. Ama önden, arkadan biraz grizgah yapmam lazım ki beni deli sanmayın. Çünkü dümdüz anlatınca insanlar aklımı peynir ekmekle yediğimi sanıyor.

Hayatınızda yaptığınız en büyük çılgınlık ne? Genelde dönüm noktalarıdır. Evlenmek, çocuk yapmak, istifa etmek, çok yakınınıza rest çekmek, büyük bir yalan, itiraflar, anlık dürtülerle verilen kararlar.. bla bla bla... Şimdi size aklı başında insanların yapmayacağı birşey anlatacağım. Bu post, evde kaldım sananlara, bir daha aşık olamayacağına inanlara, hayatımda kimse yok diyenlere, umutsuzluğa düşenlere gelsin.

19 yaşımda, üniverste sınav sonuçlarımı beklerken, bir tiyatro klubüne girdim. Herkesin genç olduğu(orta yaşı bulanların bile), yazlık dizi havasında, havada aşk kokularının olduğu, vurdum duymazlığın dibe vurduğu, eğlenceli ortamlardır tiyatro klüpleri. Ne kadar renkli bir ortam olduğuna ŞURADAN bakabilirsiniz. Oturduğum semtte tesadüfen oturupta o klübe gelen birkaç kişi bile vardı ki tiyatro salonuyla çok alakasız bir semtte oturuyordum. Haliyle 19 yaşında bir kıza asılan, baya oyuncuyla karşılaştım ama o dönem uzatmalı bir ayrıl bir barış modunda bir sevgilim vardı. Hava harp okulunda okuyordu. Aramızdaki aşk bildiğin bitmişti ve ben 3 senenin sonunda, bir çok duyguyu tüketmiş bir insan olarak, bir daha böyle heyecanları yakalamamın zaman alacağına adım gibi emindim. Ben, o herkesle  çıkmayan, gidenin yasına hürmeten uzunca bir süre bekleyen tiplerdenim. Resmen benden geçti diye düşünüyordum. Eve birlikte döneriz diye, birkaç kişi de vardı telefonum ama, daha klübe başlayalı birkaç gün olmuştu.

Daha önce yazdıklarımdan az buçuk anladıysanız klüpteki kızlar görür görmez sevmediler beni. Aralarına yeni katılan bir kızın dikkat çekmesi pek işlerine gelmedi. O kadar ki birgün biri soyunma odasına  pat diye daldı. Beni iç çamaşırlarımla görünce önce bir dondu. Gülümsedim ve hiç yokmuş gibi giyinmeye devam ettim. Heheeey 55 kiloyum o zaman, göğüslerim 90 beden, hatta tam olarak 90-60-90 ım. Benden nefret etmen için daha çok sebep vereyim canım ben sana.
-Seni hiç sevmiyoruz biz.
-Aa aa ne kadar güzel bir giriş. Üzülmem mi lazım.
-Bil istedik.
-Okey. Çıkarken kapıyı kapat. Rüzgar yapmasın.
Arkasından bu çocukça hareketine daha çok güldüm. İlgi bekleyen bir ergendi sadece ve bu entrikaya üzüleceğimi sanmıştı. Ah garibim bilmiyor ki ben alışkınım.
Tanımadığın bir insanı neden sevmezsin. Hatta bir de neden bunu söylersin hala anlam veremem buna. Tahmin edilebileceği gibi kız sonra totomdan ayrılmadı. Hatta bir kısa film bile çektik onunla.

Tam o gün evde akşamüstü, çok büyük bir kıyamet kopuyordu. Beni takip edenler, babamla pek anlaşamadığımı bilir. Her üniverste mevzusu açıldığında polis olacaksın diye tutturdu. Annemin de ben istemediğim için karşı çıkmasıyla, geniş kapsamlı sülaleyi içine alan bir kavga çıktı. O kadar canım sıkılmıştı ki, başımı alıp gitmek istedim o gece. Kafamda ne yapacağımı evirip çevirirken bir mesaj geldi. 
-Yarın provaya geliyor musun?
-Yok gelmiyorum.
-Ama gelmen lazım rol dağılımı var.
-Benim için farketmez. Hoca ne bulduysa onu versin. Pala Mahmut yapsın isterse.
Bir an, Kimle mesajlaştığımı bile hatırlayamadım. Klüpten birkaç kişiyle böyle mesajlaşıyordum. Zaten klübe gireli 5 gün olmuştu. 
-Canın mı sıkkın senin?
-Evet
-Yarın buluşalım o zaman,  Moralin düzelirse gideriz klübe.

Ertesi gün buluştuk. Akşama kadar sohbet muhabbet ettik. Canım o kadar sıkkındı ki oturduğumuz kafede sigara ve kahve dışında hiç birşey yemedim. Akşama doğru otobüs durağına doğru yürürken kavun karpuz satan bir tezgahın önünden geçtik ve birden içimin nasıl yandığını farkettim.
-Kavun alalım mı?
-Eve mi götürüceksin?
-Yoo yiyelim işte
-Nerde yiyeceksin kavunu Miras?
-Kavuncu amcalar keser bize. Şu karşıdaki parkta yeriz.
Oturduk bir parka. Kestirdiğimiz kavun ve büyük bir şişe suyla.  Karşımda o kadar kibar yiyordu ki kavunu, aman üstüne damlasın aman elleri berbat olmasın diye ne yapacağımı bilemedim. Bir ona baktım. Bir kavuna baktım. İçim daha çok yandı. Sonunda kavun galip geldi ve kafamı gömdüm koca bir dilimin içine. Kahkaha sesiyle kaldırdım kafamı kavundan. Yanaklarımdan kavun suları ve çekirdekler akarken.
-Neye gülüyosun, hiç mi kavun yiyen, içi yanmış birini görmedin.
-Çok tatlısın sen. Evlenelim mi?
-Olur.
Sonuçta kavun aldı bana. Kavun bitene kadar bence olur. Aradan bir yarım saat geçti. Kavun bitti ama espri bitmedi. Gayet planlı, programlı bir evlilik planı çizdi. Kafama bir balyoz indi. -Şaka yapmıyor.- Ciddiydi.
Nasıl güveneceğim ki ona? Ulan salak o sana nasıl güveniyor. Ya manyaksa? Evdekinden daha manyak olamaz. Üniversite? Evli olan okuyamaz diye bir kural mı var. Tipide iyi. Güzel giyiniyor. Arabası var ama tamirdeymiş. Orta halli o zaman. Amaaaaan başlarım. Karşımda en az benim kadar deli bir insan var. Adam hiç tanımadan evlenme teklif etti. Tencere kapak misali bu kadar delisini nerden bulacaksın bir daha. O bir zar attı. Ben neden atmayayım. O kadar manyak mısın Miras. Dur bir düşüneyim. Evet Manyağım. Olmadı boşarım. Bunu da bi deneyeyim o zaman.
-Eve gidiyorum ben.
-Niye?
-Anneme söyleyeyim evleneceğimi.
-Hee kabul ettin yani
-Teorik olarak ettim ama bu gibi durumlar için insan bi tek taş taşır yanında
-Pardon ya ben ne bileyim evleneceğimi. Evden çıkarken 'bugün bi kıza evlenme teklif edeyim bari' diye çıkmadım sonuçta.

Evdeyse tam olarak şöyle bir ortam oluştu. Yatak odasının koltuğunda bir adet baygın anne. Yatağın üstünde elinde telefon sırıtan bir adet ergen ve havada uçuşan mesajlar.
-Ayyyyh kızım sen öldürücek misin beni? Ben erken yaşta evlendim de bok var gibi sen kimle evleniyosun? Kaç yaşında?
Heee bunu sormadım bak. Çaktırmadan mesaj atayım bari "yaşın kaç?" 
-26 mış anne.
-Mış ne kız! Sen tanımıyo musun bu adamı.
-Olur mu anne tanıyorum işte.
-Ne iş yapıyor bu adam yaşı da büyük senden. Kız sen hamile misin yoksa koparırım o etlerini.
-Yok be kafayı mı yedin. Ne hamilesi. Ne iş mi yapıyor.
Haaah şahane. Harbiden o kadar saat konuştuk ne iş yaptığını hiç sormadım ben nasıl bir manyağım. Allahım inşallah işi vardır. Yaz Miras "Ne iş yapıyosun sen?"
-Haa belediyedeymiş anne. Bilgi işlem uzamanıymış-tır-mış-dı-ecek acak (zaman dilimlerini birbirine soktum). Yani öyle. Bayağı uzman anne.
-Ha iyi bari memur. İşi var belediye iyi.
Anaa memur karısı olucam. İyi bişeydir herhalde. 
Bu sorular böyle gitti. Her soruda bir mesaj. O akşam annemin sayesinde tanıdım neredeyse onu. Anasını babasını, işini, gücünü.. Görücü usulü evlensem hakkında daha çok bilgi sahibi olurdum herhalde. 2009 da 25 temmuzda bu olayı yaşarken, hiç birşeyin farkında değildim. Hatta umrumda da değildi. 2010 da 25 temmuzda evlendik. Şimdi düşününce çok büyük bir riskti. Onun ailesi de olayı aynı şokla karşılamış. Ben evleniyorum dediğinde, hangisiyle diye sormuşlar. Çapkın çıkabilirdi, dövmeyi seven, saygısız bir adam olabilirdi, çalışmak istemeyen bencil bir hayvan da olabilirdi. Ben yollu olabilirdim. Kıskanç dırdırcı çıkabilirdim. Bence o da manyak. Ama olmadı. 7 senedir, o kadar çok sevdik ki birbirimizi, ilgimizi azaltamadığımız için çocuk bile yapamadık. Unuttuk yapmayı. Birşey unuttuk diyorum arada bir. Haa çocuk, bir ara yaparız deyip yine unutuyorum. 

Siz farkında olmadan buluyor aşk sizi. Çaktırmadan, hissettirmeden... 3 gün sonra hiç tanımadığınız biriyle pat diye evlenmeye karar vermeyin siz gene de o bana has bir kafa ve çok riskli ama dünya öyle hızlı dönüyor ki birkaç gün sonra ne olacağını, hayatın ne gibi mucizeler üreteceğini bilmeniz imkansız ama bunu düşünerek umuda tutunmak daha kolay yaşamayı sağlıyor.
Dünya bile 7 günde yaratıldı. Biz 5 günde anladık, birbirimiz için yaratıldığımızı. 5 gün önce adını bilmediğim adam, hayatım oldu.Bir kere çok büyük bir sorunumuz oldu ama hiç olmadı diyen beri gelsin. O kadar renkli bir evlilik yaşadık ki, kimse inanmadı karı koca olduğumuza. Aynı evi paylaşan iki sevgili olduk. 

Kavunun faydaları saymakla bitmez. Vitamin, sindirim sistemini düzenleme, bağışıklığı güçlendirme, koca bulma, hepsi bir arada (kavunla koca bulan tek salak benim demi? Acı gerçek.)
Her 25 Temmuz da pasta yerine kavun keseriz biz. Kesmece bir aşk yaşadık. Bir dilimin tadına bakıp anlayabildik güzel olduğunu kavunun. . Her hapşırdığımda 'ömrüm senin olsun' dedi. Benim cevabım da hiç değişmedi; benimki de senin... 


8 Haziran 2016 Çarşamba

PABUCUMUN AJANI - PABUCUMUN KİTABI!

Özellikle bitirmediğim tek kitap. 496 sayfalık kitabı 477. sayfasında kapattım.  Geriye kalan 19 sayfayı da  protesto amaçlı okumuyorum. Birinci ve ikinci kitabını da bir arada alıp bu tarz bağnaz fikirli insanlara para kazandırdığım içinse delicesine pişmanım. İkinci kitabı da okumayacağım. İlk defa hayatımda (ki bine ulaşmıştır kitaplarım) bir kitabı ne yapacağımı bilemiyorum. Yeğenlerime verip onlara kötü bir şeyi iyi gibi lanse eden birşeyleri okutamam.
Kitabın yazarı Asude. Aslında çok yetenekli bir yazar. Söz dizilimi, olay gelişimi, renkli kişilikler yaratması harika. Esprili bir dili ve marjinal cümleleri var. Yalnız bana kalırsa Asudenin psikolojik problemleri var çünkü aşık olunası diye yarattığı ve sayfalarca dillere destan övdüğü baş karakter erkek tam bir megoloman ve öküz. Sürekli insanları aşağılayan, kadına kölesi ve malıymış gibi davranan, kibirli herifin biri. Ve ne hikmetse yazdığı renkli ve sevimli, iyi eğitim görmüş, iyi aile kızı, cıvıl cıvıl karakterimiz Deniz bu su katılmamış öküzün hakaretlerine aşağılamalarına aşık oluyor. 




Kitabı alırken başta, yazlık saçma bir dizi havasında olduğunu anladım ama kafamı boşaltmak için romantik bir komedi olarak gördüm. Yazarın yarattığı Deniz karakterinin her cümlesinde marjinal benzetmeler ve betimlemeler var. O yüzden bir süre sonra eğlenceli olmaktan çıkıp ağız kalabalığına dönerek okuyucuyu sıkıyor. O güzelim esprileri arada bir yapsa, eminim daha renkli bir karakter olur. Keşke yazarımızın tek kusuru bu olsa. Sayfa sayfa övdüğü, yere göğe koyamadığı çok yakışıklı zengin bir adam var karşımızda. Kısaca kitap grinin elli tonunun Türk çakması. Sürekli bedensel olarak tutku besliyor kıza. Lakin geleneklere uygun olarak, onlar evlendikten sonra görebiliyoruz bu tutkuyu.  Tutkuyu güzel yansıtmış ama adam müthiş itici. Ajanlıkla çok alakalı değil. Birbirlerine hissettikleri tensel çekim, yanlış anlaşılma yüzünden kavgalar, adamın kıza emirler yağdırıp kötü davranması, sonra tutkulu barışmalar var. 

Hastalık derecesinde kıskanç bu zengin ve yakışıklı. Kızımız kendisine malmış gibi davranılmasından delicesine bir zevk alıyor. Arada bir isyan ediyor ama mazoşit bir şekilde köpek gibi koşuyor adamın peşinden. Hatta bir ara tutkuyla karışık şiddet bile var. Bu tarz adamları normalleştirip, kadınlarımızı, kızlarımızı baskı altında tutulmanın iyi birşeymiş gibi dayatılması, bunu romantik bir çerçeve içerisinde anlatıp, özendirilmesi beni korkunç şekilde rahatsız etti.
Kitabı son 19 sayfa kala fırlatıp atmamı sağlayan bölüm ise şu;
Deniz ve medeniyetten nasibini almamış Tuna, Denizin Yasemin ile paylaştığı eve gidiyorlar. O saatten sonra Deniz, Tuna ile beraber yaşayacak. Deniz yolda bunu Yasemine, ev arkadaşına nasıl söyleyeceğini düşünüp duruyor. Burdan sonrası ise kitaptan alıntı

"Ekmek almasaydın, ben gelirken aldım."diyen Yasemin, Tunayı fark edince ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz" dedi ona. Düğünden beri ilk kez karşılaşıyorlardı. Arkadaşım yüzünde çapkın bir sırıtışla bir bana, bir Tuna'ya, bir kenetlenmiş ellerimize bakıyordu. 
Ben daha söze başlamadan Tuna otoriter bir sesle "Deniz bundan sonra benimle yaşayacak," dedi.
Yasemin'in gözleri irice açıldı. Bir araba farkı gibi parlıyordu adeta. Kızmak ya da şoke olmak yerine edepsizce gülüyordu. "Deniz, sen gelsene benimle."
Yasemin diğer elimi tutup çekerek Tuna'dan söktü beni. Kocam sinirli bir bakış attıysa da bu, Yasemin'i yıldırmadı.Yasemin'in elinde odama götürüldüm.

Ulan öküz, bismillah dedin girdin eve. Evdeki gariban sana hoşgeldin diyor, gülüyor. Hayvan gibi bir hoşbulduk demek yok, hadi hal hatır sormayı da geçtim, karşındaki anan mı baban mı her önüne gelene emir veriyosun öküz gibi davranıyorsun. Deniz olarak yarattığı karakterde bi suratına bakıp adam gibi davran demiyor. Bu o kadar normal ki Yasemin de o kadar yıl birlikte yaşadığı kızın sevgilisine bi bana doğru davran demiyor. Adamın bu despot ve emrivaki tavırlarına kitabın sonuna doğru herkes bayılıyor.  O kadar pis burnu hava da, küçük dağlara burun kıvırıp Everesti yarattığını sanan, herkesi kölesi gibi gören bir adam ki, gerçek hayatta görsem suratına tükürürüm.

Bir de kıskanç ki aman Allahım, kız ofise gelince açık giyinmiş mi dye üstüne başına bakıyor. Yanında birini görünce kollarından tutup hırpalıyor kızı, hakaret edip sarsıyor. Daha sevgilisi bile değilken, kızın hayatı üstüne emir üstüne emir yağdırıyor. Ve kahretsin ki Deniz karakteri havalara  uçuyor.

Şimdi bu kitabı 16 yaşında bir kız çocuğu okusa, kendisine köpek çeken bu adamın hayalini kuracak onu adam sanacak. Bunu normal zannedecek. Çünkü yazar o kadar güzel bir koza örmüş ki hikayeye insan kapılıyor. 

Benim çocuğuma, kız kardeşime, yeğenime böyle davranılsa ben parçalarım o adamı. Nasıl bir erkek anlayışın var senin, hangi çocukluk travmasını yaşıyorsun, nasıl tip adamlar seviyorsun da güzel sanıyorsun bu kadar emri, kibirli bakışı... Yere göğe koyamıyorsun. Eli kalem tutan insansın ey yazar. Etme... Eyleme.... 

29 Mayıs 2016 Pazar

JAMAİKA- BONZAİ

Bu aralar toplumun yarasına parmak sokasım var. Hayatta herşeyi en az bir kere denemek gibi bir mottom var. Veee bunda çok ciddiyim. Çin e gitsem çekirge yerim mesela. Kusacağımı bilsem de denerim. Paraşüt taksalar uçurumdan atlarım. Ödüm buna isyan etse de yapamayan ben olmamalıyım.  Ne olduğunu neye benzediğini bilmeliyim denemedeğim şeyin. İyi de olsa... Kötü de olsa... Tabi ki siz batının ve Mirasın iyi taraflarını alın kötü taraflarını almayın.

Yıllar önce bir arkadaş, annesine peygamber çiçeği diye aylarca kenevir yetiştirtmişti balkonda. Hacı anne anlayınca bütün kenevir saksılarını balkondan aşağı atmıştı. Hep etraftan, hapla otla ilgili hikayeler dinledim o zamana kadar. Kötü birşey olduğunu bilse de insanın beyni bunu eğlence olarak kodluyor.

Bir kaç sene önce bir doğum günü partisinde alelade bir evde denedim ilk ve son defa uyuşturucuyu. Hep merak etmişimdir; İnsanların bundan ne anladığını. Üniversite yerleşkesinde yaşayan insanlar olarak, sokakta gördüğüm zaman, 'kesin otlu, haplı' diye eleştirmek veya değilse bile ne olduğunu bilmediğim için yargılamamak istedim. O partide ilk defa birinin elinde onu gördüğüm zaman, ergenliğe yeni giren kardeşim geldi aklıma. İçse anlayabilir miyim? Peki o bundan nasıl bir zevk alacak ki içmek isteyecek? Denemem lazım diye düşündüm. Ne hissettirdiğini, neden içtiklerini bilmem lazım. Seni anlıyorum demem lazım. Hatta ilk elden anlamam lazım.




Can'ın buz aramak için dışarı çıktığı sırada (yeşilaycı ve tertemiz bir Can'ım var benim) çıktım balkona. 3-4 kişilerdi. 'Ooo deneyecek misin' deyip tutuşturdular parmaklarımın arasına. Şunu da anlamış oldum ki, hiç bir fırsatı kaçırmıyor, kimse ne gerek var içme demiyor. Onları yargılama, onlar gibi ol istiyor herkes. Yalnız sigara gibi içilmiyormuş o. Kesik kesik nefes çekmek lazımmış. Kafaları güzel olduğu için o kısmı öğretmeyi kaçırdılar sanırım. 

23 Mayıs 2016 Pazartesi

BAŞKASI OLMA KENDİN OL ÖYLE ÇOK DAHA GÜZELSİN

Küçükken ailem beni dahi çocuk sanıyordu çünkü Casper çizgi filminin jenerik müziğini ingilizce olarak baştan sonra ezbere söyleyebiliyordum. İki buçuk yaşında falandım hemde.

-Anneciğim, peki dahi olmadığımı ne zaman anladınız?
-Beş yaşında yavrum.
-Nasıl?
-O yaşa kadar Pamuk Prensesi, tavuk prenses sanıyormuşsun çünkü. Sana tavuktan prenses olmadığını öğretene kadar göbeğim çatladı.
-Öyle sandığımı nerden anladınız?
-Gördüğün tavukları prenses diye çağırıryordun. Hatta horozları da.

İlk okulda ise kimseye gerek olmadan kendi kendime anladım salak olduğumu. 
Derslerim iyiydi ama diğerler öğrencilerle aram hiç iyi değildi. Oldum olası öyleyimdir. Hayatıma biri girince genelde ben çıkıyorum. Erkek çocukları saçlarımı çekince bana aşık olduklarını zannediyordum. Saçımdan sürüyerek beni mağarasına götüreceğini düşünüyordum. Bildiğin taş devrinde sanıyordum kendimi. Bir kere çekince nişanlandık, sürükleyince evleniriz herhalde diye canlandırıyordum kafamda..


13 Mayıs 2016 Cuma

LAHANA DİYETİ - EBRU ŞALLI KATKILI!

Her kadının etrafında vardır kendisiyle yarışan başka bir kadın. Ben de nihayet kendiminkini buldum. Yengem. 33 yaşında ve iki çocuk sahibi ama bizim bedenlerimiz aynı. Çok beğenip aldığım kareli pantolona o da giremedi bende. Pantolonun düğmesi ne yaparsak yapalım kavuşmuyor. Niye aldın diye sormazsınız sanırım az buçuk beni tanıyorsunuz, gereksiz işler insanıyım ben. Kısaca dötü göbeği salmışım gençlik. Şu meşhurlar meşhuru lahana çorbasını denemek için çıktım yola. Rivayete göre bir haftada en az beş kilo vermem lazım.

Immm mis gibi sebzeli çorba. İçinde soğan var. Havuç var. Domates var. Kereviz var. Lahana var. İlk gün, ilk öğün adam gibi oturup yedim taze taze. 

Öğlende değişiklik olsun dedim limon sıktım yedim. 

Akşam biraz daha değiştirip, yedi bahar baharat koydum nam-ı diğer poy döktüm. Ih ıh ıh mis gibi. Kedimi ferahlamış ve rahatlamış hissediyorum. 1. gün sadece meyve yeme özgürlüğüm olduğu için biraz mide bulantısı çektim. Tatlı tatlı baydı. Akşama da plates yaptım ve bol bol Ebru Şallı biciği gördüm.

İkinci gün dirayetle kalktım. Sabah, limon sıktım olmadı. Baharat  döktüm olmadı. Sade yedim.  
Öğlen, biraz tuz ekledim ve ağzımı yüzümü burnumu buruştura buruştura yedim. Akşama fırına patates sürdüm. Çünkü sadece sebze yeme hakkım vardı bugün. Tabi Ebru Şallı biciği görmeden bu günü es geçmedim.



Üçüncü gün. tuz kattım olmadı, limon sıktım olmadı. Baharat döktüm olmadı. Bende çorbayı döktüm. Hatta Türkiye de ki bütün lahana tarlalarını yakmak gibi bir eylem planı geliştirdim. Pazarda falan görünce futbol topu muamelesi yapıp tekmelemek istiyorum. Bu diyeti başka yapan varsa çağrımdır: Gelin bize lahana ithal eden ülkelere savaş açalım. İnsanlık dramı bu. Platese devam ama Ebru Şallı biciklerinden de artık Lahana kadar nefret ettim. Ona da çağrımdır: Bacım bi sütyen alalım sana o kadar parayı napıyosun? Magnezyum kalsiyum denen tuvalet dostu, cırcır yapan zımpırtıyı içip 2 saat tuvalette kitap okudum. Yeter ki o lahana bünyemden çıksın.